GÜNCEL
Giriş Tarihi : 26-04-2021 18:12   Güncelleme : 26-04-2021 18:12

CHP'li Faik Öztrak'tan kritik açıklamalar

CHP'li Faik Öztrak'tan kritik açıklamalar

Öztrak, ''Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, ama özellikle devleti yönetmeye talip olanlar, yakın tarihimizi layıkıyla bilmek zorundadır. Devleti yönetenler tarihimizi ne için bilmelidir? “Araziyi arsaya dönüştürerek” elde edilecek üç kuruş rant için ödenecek bedel ile bu vatan toprağı için akan şehit kanlarını, bir tutma gaflet ve delaletine düşmemek için bilmelidir. Emperyalistlerin projelerini, BOP Eş başkanı olmayı, elinin tersiyle reddedebilmek için bilmelidir.

Emperyalistler, askerimizin başına çuval geçirdiğinde, verilmesi gereken notayı, Müzik notasına benzetmemek için bilmelidir'' ifadelerini kullandı.

Öztrak'ın açıklamalarından satır başları şöyle: 

-“Tarihini bilmeyen, kendini bilemez.” Bugünü anlamak isteyen, Osmanlı’nın özellikle son iki yüzyılını iyi bilmelidir. İktisadi ve mali bağımsızlığını yitiren, yönetilemeyen mmparatorluk, bu dönemde gerileme sürecine girmiş, Emperyalizmin kirli oyunları ve emelleri karşısında, zayıflamış ve savrulmaya başlamıştır. Emperyalistlerin kirli elleriyle, Osmanlı coğrafyasında ektiği ayrılıkçı tohumlar, başta Türk ve Müslümanlar olmak üzere, farklı etnik ve dini kimliğe sahip, milyonlarca Osmanlı tebaasını perişan etmiştir.

-Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar geçen 150 yıl içinde, üç büyük felaket vardır. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ciddi şekilde etkilemiştir. İlki, 1877-78 Rus Savaşı’dır. Bu savaşta yüzbinlerce Müslüman Türk, Tuna vilayeti ve Balkanlarda katledilmiş, tehcire maruz kalmıştır. İkinci felaket, 1912 Balkan Savaşıdır. Bu savaşta da Rumeli kana bulanmış, yine katliam ve tehcirler yüzbinlerce Müslüman Türkü, Anadolu yollarına düşürmüştür.

-Üçüncü felaket ise Birinci Dünya Savaşı’dır. Cephede çarpışmalar, cephe gerisinde ise salgın hastalık ve açlık, milyonlarca Müslüman Türk’ü Anadolu’da kırıma uğratmıştır. Yine bu dönemde yüzbinlerce Ermeni ve Rum, aynı şekilde yaşamını kaybetmiştir. Cumhuriyetimizi kuran o büyük kadrolar, bu felaketleri yaşamış, görmüş, bu acıların bir daha yaşanmaması için, elimizdeki son vatan topraklarına sıkı sıkıya sarılmıştır.

-Bu topraklarda, dine, etnik kökene dayanmayan bir ulus devlet inşa etmek için, büyük mücadeleler vermişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, ama özellikle devleti yönetmeye talip olanlar, yakın tarihimizi layıkıyla bilmek zorundadır. Devleti yönetenler tarihimizi ne için bilmelidir? “Araziyi arsaya dönüştürerek” elde edilecek üç kuruş rant için ödenecek bedel ile bu vatan toprağı için akan şehit kanlarını, bir tutma gaflet ve delaletine düşmemek için bilmelidir. Emperyalistlerin projelerini, BOP Eş başkanı olmayı, elinin tersiyle reddedebilmek için bilmelidir.

-Emperyalistler, askerimizin başına çuval geçirdiğinde, verilmesi gereken notayı, Müzik notasına benzetmemek için bilmelidir. İdlib’de 36 askerimiz şehit edildiğinde, emperyalistlerin ayaklarına koşmamak, kapılarında beklemeyi reddetmek için bilmelidir. Emperyalistler “aptal olma” diye mektup yazdığında, başını öne eğip sessiz kalmamak için bilmelidir. Ve aynı emperyalist güçler tarihimizi eğip büktüğünde, ölüm sessizliğine bürünmemek için bilmelidir.

-Tarih, yandaş senaristlerin yazdığı Payitaht dizilerinden öğrenilmez. Tarih, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyen, meczup Feslilerden hiç öğrenilmez. Tarihimizi bilmek, ciddiyet gerektirir.

-İlk defa bir ABD Başkanı, 1915 yılında yaşanan trajediyle ilgili, sözde “soykırım” ifadesini kullanmıştır. Bu talihsiz açıklamayı hiçbir surette kabul etmiyoruz.

-Tarih yazmak, politikacıların görevi değildir. Hele hele bu topraklarda, Emperyalistlerin tahrikleriyle yaşanan ortak acıları tahrif ederek, yeni bir tarih yazmak, buradan da sözde bir insanlık suçu isnat etmek, bir daha olmasın diye ders vermek, siyasetçilerin görevi de değildir, haddi de değildir. Bu müessif açıklama, Türkiye-ABD ilişkilerine zarar vermiştir. Güney Kafkasya'da, işgal altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarıldığı, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan halklarının, barış, huzur ve refah içinde, geleceğe bakma arayışında oldukları bir sırada, yapılan bu açıklama, manidardır. Bu talihsiz açıklamayı kınıyor ve reddediyoruz. Ülkeyi yönettiği iddiasında olan kişinin, bu süreçte tavşan uykusuna yatması, ve açıklamanın sonrasındaki sessizliği, üzüntümüzü katlamaktadır. Sayın Genel Başkanımız resmi açıklamadan önce, konunun basına sızmasıyla beraber, Hem ABD Yönetimini, hem de Erdoğan’ı uyarmıştır. Ancak bu uyarıdan sonradır ki, hükümet kanadından çok cılız sesler çıkmıştır. Oysa önceki yıllarda ABD başkanlarının, böyle bir açıklama yapmaması için, ülkemiz çok ciddi diplomatik çabalar göstermiştir.

-Bu defa Erdoğan, sadece Biden ’dan telefon beklemiştir. Üç aydır beklenen o telefon, ABD başkanının bir gün sonra yapacağı açıklamayı, tebliğ etmek için gelmiştir. Ama Saray’ın yaptığı ilk resmi açıklama, “Erdoğan ve Biden Haziran ayında NATO zirvesinde buluşacak” olmuştur. Ardından Erdoğan, Her kritik olayda yaptığı gibi sessizliğe bürünmüştür. Üç gün geçmiştir. Ama Erdoğan’dan hala çıt çıkmamıştır.

-Anlaşılan, NATO zirvesinde, Biden’la görüşme randevusu uğruna, en önemli Milli Bayramımızda, ülkemizin tarihine leke sürülmesine göz yumulmuştur. Allah Aşkına! Bu ülkeyi kim yönetiyor? Ruslar 36 askerimizi, uçaklarıyla bombalar. Haberi Hatay Valisi verir. Hain, bölücü teröristler, rehin aldığı savunmasız 13 vatandaşımızı kalleşçe şehit eder. Haberi Milli Savunma Bakanı’nın, Basın Sözcülüğünü yapan Genel Kurmay Başkanı verir. Amerikan Başkanı üç ay sonra telefon açar, konuşmanın içeriğini, Amerikan Dışişleri ve yabancı basın verir. Bu ülkenin Dışişleri Bakanı kim? Çavuşoğlu mu? Kalın mı? Altun mu? Akar mı? Her kafadan bir ses çıkıyor. Ama esas ses çıkarması gerekenin, sesi nedense hiç çıkmıyor. Devlet böyle mi yönetilir?

-Ne yazık ki Türkiye’miz, gayri ciddi bir yönetimin elinde, devlet aklıyla değil; Trol aklıyla yönetilmeye çalışılıyor. Erdoğan Şahsım Hükümeti, Yalanla, hakaretle, şirretlikle, trol söylemleriyle algıyı yönetmeye çalışıyor. ABD Başkanı’na gık çıkaramayan Erdoğan’ın vekilleri, trol ordularıyla saf tutmuş, sanki bu talihsiz açıklamayı CHP yapmış gibi, CHP’ye saldırıyor, olmadık hakaretler ediyor. Herhalde bu vekiller, Türkiye’yi kendi reislerinin yönettiğini unutmuş, CHP’nin yönettiğini sanıyor. Ama hakikatin şimşeği, algıyı paramparça ediyor. Erdoğan Şahsım Hükümetinin Türkiye’ye hafif geldiği, Türkiye’yi yönetme kapasite ve ehliyetine sahip olmadığı, artık her gün daha net görülüyor.

-Milli olması gereken dış politikamızın, İhvan virüsüyle malul hale getirilmesi, iç siyasete malzeme edilmesi sonucunda, Ege’de, Doğu Akdeniz’de çıkarlarımızı savunmakta zorlanıyoruz. Yunan Dışişleri Bakanı ülkemize gelip, Erdoğan Şahsım Hükümetine parmak sallayabiliyor. Dış politikada güvenilirliğimizi, ve aranan bir dost olma özelliğimizi yitiriyoruz. Hükümet, milli çıkarlarımızı gerektiği gibi savunamıyor. Bunların tek sorumlusu vardır. O da Erdoğan’dır. Diplomasimizin, Kasaba siyasetçilerine emanet edilmesinin, hariciyemizin, AK Parti’nin arpalığına çevrilmesinin, rüşvetçilik suçlamasından aklanmamış eski siyasetçilerin bile, kırpılıp, kırpılıp büyükelçi yapılmasının cezasını, bugün 83 milyonluk koskoca bir ülke çekiyor.

-Erdoğan’ın “monşer” diyerek, istiskal ettiği diplomatlarımızın, 50 yıldır geçit vermediği “sözde soykırım meselesi”, Erdoğan’ın ehliyetsiz Şahsım Hükümeti elinde, Kalemizde rahatça gol oluyor. Bu acizlik, diplomatlarımızın 50 yıllık emeklerini çaldığı gibi, ASALA terör örgütünün şehit ettiği, onlarca diplomatımızın kemiklerini de sızlatıyor. Türkiye; böyle aciz bir yönetimi asla hak etmiyor. Bir sözümüz de, Emperyalist tezlere sarılıp, bu ülke topraklarında siyaset yaptıklarını zannedenlere… Rahmetli Hrant Dink’in şu sözleri, herkesin kulağına küpe olmalıdır: “Bu sorun Emperyalistlerin elinden alınmalı, Türkiye ve Ermenistan bu sorunu konuşarak, kardeşçe çözmelidir.” Unutulmasın! Emperyalistlerin gölgesinde yapılan, ezik siyaset anlayışı kabul edilemez. Milletimizin iradesi de, böyle bir siyaseti her zaman sandıkta buruşturup çöpe atar. Değerli Basın Mensupları; Cumhuriyetimizi kuran büyük irade, Genç Cumhuriyetin iktisadi ve mali politikasını, İki temel üzerine inşa etmiştir. Bunlardan ilki, “güçlü maliye”, Diğeri ise “sağlam paradır.” 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’yla da “Ülkedeki tüm mali işler, TBMM’nin denetimi altına alınmıştır.”

-TBMM, sadece siyasi bağımsızlığımızın değil, ekonomik ve mali bağımsızlığımızın da, sigortası olarak görülmüştür. Cumhuriyetimizin 100. Yılına yaklaşırken, Bu anlayıştan ne kadar uzağa düştüğümüz çok açıktır. Ecdadımızın mirasını, eldeki malı, mülkü, son gümüşleri satarak, ihracatçılarımızın alın teriyle biriktirdiğimiz, Merkez Bankası’nın kasasındaki döviz rezervlerimiz, son iki yılda buharlaşmıştır.

-Buharlaşan 128 milyar dolar rezervin hesabı da, TBMM’den kaçırılmaktadır. Milletimiz beytülmali Erdoğan’a, Erdoğan da aynı beytülmali damadına emanet etmiştir. Sonuçta, kasa tamtakır olmuştur. Erdoğan ve damadı, mahalli idare seçimlerine giderken, “Ekonomide istikrar var” izlenimi yaratmak amacıyla, hem döviz kurunu, hem de faizi kontrol etmeye kalkmışlar, milletin dövizlerini Merkez Bankası’nın arka kapısından, dibi delik bir kovaya boşaltmışlardır. Sonra da bu yol olmuş, damat kayın babasının kerameti kendinden menkul, “Faiz sebep, enflasyon sonuç” teorisini haklı çıkarmak için, rezervleri eritmeye devam etmiştir.

-Rezervlerin eridiğini saklamak için de, Emanet dövizler kasaya konmuş, Merkez Bankası kendi kasasındaki dövizlerin emanetçisi yapılmıştır. Yani ev satılmış, aynı eve kiracı çıkılmıştır. 2019’un Şubat ayı ile 2020’nin Kasım ayı arasında, Erdoğan hükümeti rezervlerdeki buharlaşmayı gizlemek amacıyla bir yıl içinde ödenmesi gereken emanet dövizleri, 85 milyar dolar artırmıştır. Aynı dönemde 43 milyar dolarlık reeskont kredisi de, Merkez Bankası kasasına girmesi gerekirken, girmemiştir. Bunun sonucunda hesaplayabildiğimiz buharlaşan rezerv, toplam 128 milyar dolardır.

-Erdoğan buharlaşan rezervin miktarını, 165 milyar dolara kadar çıkarmaktadır. 16 Nisan itibariyle, Merkez Bankası’nın altın ve döviz kasası, 38 milyar dolar açık vermektedir. Arka kapı operasyonuna, bir protokolle hukuki kılıf uydurmaya çalışacaksınız. Merkez Bankası’nı bu protokolle devre dışı bırakacaksınız. Ucuz döviz satacaksınız. Rezervleri tüketeceksiniz. Faizler düşmeyecek artacak, TL pul olacak. Ülkemiz temerrüt riskiyle karşı karşıya kalacak. Dış politika masasında müzakere gücümüz zayıflayacak. Sonra da, bu “Cehli Ekberler” çıkacak, utanmadan, sıkılmadan, “Ne yapsaydık döviz satmayıp da, ülkeyi temerrüde mi düşürseydik” diyecekler. Pes artık... Saray ve şürekâsı, erittikleri 128 milyar dolar için, bugüne kadar 128 ayrı bahane üretti.

-En son çiçeği burnunda Merkez Bankası Başkanı, eski AK Parti Vekili çıktı, “Pandemi de tek bir kişinin burnu bile kanamadı” dedi. O zaman biz de Erdoğan ve Şürekâsına soruyoruz: Tekirdağ’da cebinde kalan son 12 lirayı, eşine Pazar parası diye bırakıp yaşamına son veren, hemşerim Fedai Kuşçu’yu, işsiz kaldığı için Diyarbakır Silvan’da, 14. kattan kendini aşağıya atan, 26 yaşındaki Süleyman Hasoğlu’nu, icralara dayanamadığı için yaşamına son veren, gencecik evladımız, Alper Danış’ı, Kocaeli’ne çalışmak için giden, ekonomik sıkıntılara dayanamayarak yaşamına son veren, 25 yaşındaki inşaat işçisi Ünal Çetinkaya’yı bu ülkede doğru dürüst destek verilmediği için, pandemide yaşamına kıyan onlarca müzisyeni, ve adını duyamadığımız daha onlarca canı, çizdiğiniz bu pembe tablonun neresine koyacağız? Buharlaştırdığınız 128 milyar doları, yaşamına kıyan bu insanlarımız almadı.

-“Pandemide kimsenin burnu kanamadı” diyerek, milletin aklıyla artık daha fazla alay etmeyin. Dövizleri millete sattık diyerek, kabahatinize milleti ortak etmeye çalışmayın. Hakaret ve iftira etmeyin, şirretlik yapmayın, Hazine ve Maliye Bakanınızın tavsiyesine uyun. Gün gün, ne kadar dövizi, hangi kurdan sattınız, artık millete açıklayın. Bir doğru, bin eğriyi düzeltir. Doğruları söylemekten artık kaçmayın. Önce “rezervler kasada” dediniz. Olmadığı ortaya çıktı. Sonra, Merkez Bankası rezervlerinin, Hazine ve kamu bankaları eliyle, gizli saklı satıldığını itiraf etmek zorunda kaldınız. Şimdi buna dayanak gösterdiğiniz protokolü de gazeteciler ortaya çıkardı.

-(Protokol) Eğer bu protokol doğruysa, skandal gerçekten çok büyük. Bu protokol, Merkez Bankası’na kanunla verilmiş görevlerini ve rezervlerini, Hazine’ye, yani başında siyasetçi olan bir kuruma, devretme yetkisini vermiyor. Ayrıca bu protokolün yürürlük tarihi, imza tarihinden neden 21 gün önceye çekilmiş? Bu protokol bu 21 gün içinde, acaba hangi hukuksuzluğun üstünü örtmek için yapıldı?

-Önce bunu açıklayacaksınız. Sonra protokolün mesnedini teşkil eden yasa, 2 Temmuz 2018’de yürürlükten kalkmış. Yani protokol kadük olmuş. Bu tarihten sonra bir ek protokol yapıldı mı? Rezervlerin satış emirlerini kim verdi? Dövizler neden alışıldık yöntemlerle değil de, gizli saklı satıldı? 2020 Kasım ayında, yani damat bakan değiştirildikten sonra, bu operasyona neden son verildi? Bunları da açıklayacaksınız. Ortada dünya finans ve iktisat tarihine geçecek bir skandal, ve çok büyük bir kamu zararı vardır. 2019 başından 2020’nin Kasım ayına kadar geçen sürede, dolar rezervlerinin ortalama, 6 lira 28 kuruştan satıldığı anlaşılmaktadır.

-Oysa bugün öğle saatlerinde, serbest piyasada dolar kuru, 8 lira 30 kuruş seviyesindeydi. Buharlaştırılan 128 milyar doları, bugün yerine koymak istesek, Kamu zararı 259 milyar lirayı bulacak. Bunun hesabını kim verecek? Biz çağrımızı tekrarlıyoruz. Gelin Mecliste bir Araştırma Komisyonu’nu kuralım. Bu konuda bilgi sahibi olan önceki dönem TCMB Başkanları, Murat Çetinkaya’yı, Murat Uysal’ı, Para Politikası Kurulu üyeleri, Emrah Şener, Ömer Duman, Uğur Namık Küçük ve Oğuzhan Özbaş’ı, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nden alınan Hüseyin Aydın’ı yine bu dönemlerde Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda görev yapan Bülent Aksu’yu, Osman Dinçbaş’ı ve Nureddin Nebati’yi dinleyelim. İşin aslını, astarını bunlardan öğrenelim. Ya buna tamam dersiniz, ya da seçimden sonra, bizim iktidarımızda aynen sizin yaptığınız gibi, TBMM’de kurulacak bir Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nda, millete hesap verirsiniz.

- Türkiye’de gün geçmiyor ki yeni bir skandal patlamasın. Gri pasaport skandalı çözüme kavuşmadan, bir bakanın kendi bakanlığına mal sattığı skandalı patlıyor. Daha bunu hazmetmemişken, sarayın trol ordusundan, Erdoğan kabinesine devşirilen, FETÖ sever yeni bakanın skandalları ardı ardına geliyor. Bu bakan devletin koruması altındaki bir çocuğumuzu ifşa ediyor. Bu da yetmez gibi el kadar çocuktan, Ramazan gününde bir çikolata esirgeyerek, şahsi şovuna, mübarek Ramazan ayını alet ediyor. Yine aynı kişi; önce trol ağzıyla milletin vekillerine ağır hakaretler ediyor. Ardından dilindeki pespayeliği fark ederek, paylaşımlarını siliyor.

-Normal bir ülkede üç beş yılda yaşanacak bu skandallar, Erdoğan Şahsım Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’de, 10 güne sığıyor. Şimdi de kripto para skandalı giderek büyüyor, yeni bir banker skandalına dönüşüyor. Hükümet alelacele, kimseye danışmadan bir düzenleme yaptı. Son birkaç günde, üç ayrı kripto para platformu battı. Maddi kayıpların milyarlarca dolar olduğu söyleniyor. Teknolojik gelişmeler fırsatlar kadar, beraberinde riskler de getirir. Basiretli bir hükümet, olayların ardından değil, önünden koşar. Sorunları ön görerek tedbir alır.

-(Araştırma Önergesi) Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 5 Aralık 2019’da Meclise verdiğimiz bir önergeyle, blok-zincire dönük teknolojik ve hukuki alt yapının geliştirilmesi, bu teknolojinin getirdiği risk ve fırsatların belirlenmesi amacıyla, Meclisi göreve davet etmişiz. Ama ne yazık ki sesimizi Erdoğan Şahsım Hükümeti duymamış. Kripto para kullanımında Avrupa birincisi, Dünya dördüncüsü olduğumuz anlaşılıyor. Bu platformların domino taşı gibi devrilmesinin riskleri çok büyük. Bugün bu yönetimsizliğin bedelini çok ağır ödüyoruz.

-Erdoğan Şahsım Hükümetinin seyirci kaldığı, bir başka alan ise Kovid-19 salgını. Test sayıları da düştü. Günlük vaka sayıları, 25 günün ardından, 40 binin altına indi. Ama tüm dünyada, günlük vaka sayılarında halen başa güreşiyoruz. Vefat eden vatandaşlarımızın sayısı ise, son sekiz gündür 300’ün üzerinde. Erdoğan’ın lebalep kongrelerinin üzerinden bir ay geçti. Bu dönemde 7 bin 896 yurttaşımız, aşısı, yani çaresi olan bir virüs nedeniyle yaşamını yitirdi. Aşılama halen çok yavaş ilerliyor. İkinci doz aşısını olan nüfusumuzun, toplam nüfus içindeki payı, halen yüzde 10’a bile ulaşmadı.

-Oysa toplumsal bağışıklık için bu oranın en az yüzde 60 olması lazım. Bu vaka sayıları ve bu aşılama performansıyla, ne yazık ki turizmde yaz aylarını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Esnafımız zaten perişan oldu. Sosyal mesafe bir tek onlara uygulanıyor. Esnaf barometresi araştırmasına göre, Esnafımızın yüzde 65’i borç batağında. Doğru düzgün destek bekliyor. Sosyal mesafe tedbirleri herkese eşit uygulanmıyor.

-Millete ceza üstüne ceza kesen İçişleri Bakanı, lebalep tarikat cenazelerinde ön safta yer tutuyor. Cenaze namazını kıldıran imam, “Kimsenin hayatına sebep olmayalım, Vebale, günaha girmeyelim” diye kendini paralıyor… Ama ne gam… Sonra da bu Bakana bağlı polisler, millete maske takmadın, sokağa çıktın diye ağlata ağlata ceza kesiyor. Bu haksızlık, adaletsizlik artık kabak tadı veriyor.

-Sorunların parçası olanlar, Sorunların çözümü olamaz. Çözümün ilk koşulu, her sorunumuzun parçası haline gelen, Erdoğan Şahsım Hükümeti’ni artık evine göndermektir. Milletimiz de bunu görüyor, notunu veriyor. Artık seçim istiyor. “Sandık önüme gelsin” diyor. Milletimiz, sandık önüne geldiğinde de gereğini yapacak. Bu kifayetsizleri evlerine gönderecek. Türkiye’nin hiçbir sorunu çözümsüz değildir. Milletimiz kesinlikle çaresiz değildir! Çiftçimize, işçimize, işsizlerimize, iş insanlarımıza, Emeklilerimize, emeklilikte yaşa takılanlara şimdiden sözümüzdür: Erdoğan Şahsım Hükümeti’nin sizden aldığı her şeyi, iktidara geldiğimizde sizlere misliyle geri vereceğiz.